Sinema Haberleri

The Sparks Brothers

The Sparks Brothers, Sinema ve dizi takipçileri için The Sparks Brothers konusunu ele aldık.. Yazımızda The Sparks Brothers ile alakalı tüm ayrıntı kısmı siz değerli okurlarımıza anlatmaya çalıştık.

The Sparks Brothers

Edgar Wright çağımızın en heyecan verici yönetmenlerinden biri. Hikâye anlatıcılığı, mizah anlayışı, kurgudaki virtüözlüğü, sesle, müzikle kamera içinde kurduğu ilişki ve birden fazla şey… Hepsini hiç yorulmadan ayrı ayrı yüceltmek olabilecek. Lakin kendisini çok az yönetmenin girebildiği bir kategoriye sokan bir özelliği var ki yeni filmi The Sparks Brothers’ın kalbi de orada atıyor: Wright, sevdiği şeylere karşı emsali zor bulunacak türden bir tutku besliyor. Spielberg’ü, Lucas’ı, Cameron’ı hatırlatan türden bir tutku bu ve onlarınkinden fazla daha “niş” bir yaklaşımla birleşiyor her daim. Ipod’da harika bir çalma listesi dinlerken soygundan soyguna sürdüğimüz bir önceki filmi Baby Driver mesela, o kadar tutkuyla doluydu ki film bittiğinde belki de hepimizi araba tutmuştu. The Sparks Brothers’ta ise kendi dehasını başka bir dehaya işaret etmek, herkesi dudak uçuklatan bir işitsel antolojiyle tanıştırmak için kullanıyor. Belgeselde Sparks Brothers ile ilgili görüş bildirirken ekranda “Edgar Wright-Fanboy” yazması zaten birden fazla şeyin özeti gibi. Bu belgesel bittiğinde de size bulaşan coşkunun gerçek yaşamınıza da taşması çok olabilecek. Sparks, 60’ların sonunda Los Angeles’ta kurulmuş bir müzik grubu. İcra ettikleri türü basit bir şekilde tanımlamak zor. Pop ve rock’tan bahsedebiliriz ama adeta en makulü türün kendisine de Sparks adını vermek. Zira Sparks tarihi boyunca kutunun dışında düşünmüş, kalıplara girmeyi külliyen reddetmiş bir grup. En kolay ve en bi hayli hızlı biçimde tüketilen sanat dalı olan müziğin içinde refleksif, alaycı, hissettirmeden politik ve tüketimden ziyade üretime yönelik bir dünya kuran iki kardeş. Enformatif, antolojik belgeseller, doğaları gereği konularına çok hâkim olmak mecburiyetindedirler. Kendisini bir ‘fanboy’ olarak tanımlayan Edgar Wright’ın meselesine ne kadar hâkim olduğunu belki de buraya yazmaveyahi gerek yok. The Sparks Brothers’ta olan şey ise şu: Wright grubun kameralı, üçüncü bir üyesi hâline geliyor hemen hemen. Bir hayran olarak grupla kurduğu ilişki, bu 50 yıllık müzik tarihi kadar aşkın, tutarlı, görülmeye değer. Bu nakaratların, bu köprülerin, ritmin, temponun, harmoninin, enerjinin, tırmanışın, çöküşün ve bu ölümsüzlük hikâyesinin seyircide bir karşılık bulmaması hemen hemen imkânsız. Wright belgeselinde müzik belgeseli bağlamında çığır açıcı yollar denemiyor belki ama bu, zamanının her daim ilerisinde kalabilmiş özel bir grubu anlatırken kendisi de zamanın önüne geçmek istememesinden, saygısından, tutkusundan… Bunun yanı sıra The Sparks Brothers’ın en az Baby Driver kadar delice bir kurgusu, özeni, müthişiyetçiliği var. İşte Edgar Wright’ın sinemasını özel kılan noktalardan bir diğeride bu, müthişiyetçiliği gösterişle sergilemekten fazla onu araçsallaştırmak, bütün bu titizliği tutkularından gelen bir kibarlikle birleştirebilmek. Sinema tarihinin en iyi müzik belgeseli denince akla ilk önce konvansiyonları kıran, Gimme Shelter veya Stop Making Sense gibi eserler gelmeye devam edecek belki hâlâ. Ama The Sparks Brothers’ın da ne kadar harika olduğunu hiçbir zaman unutmayacağız. Bu yazı ilk kez 3 Şubat 2021’de, Kaan Karsan’ın Sundance Film Festivali kapsamı içinde kaleme aldığı festival günlüklerinin bir parçası olarak yayınlandı.
The Sparks Brothers
The Sparks Brothers
2021-06-29
Kaan Karsan

Yazar Puanı

Puan – 80%

80

80%

Edgar Wright grubun kameralı, üçüncü bir üyesi hâline geliyor hemen hemen. Bir hayran olarak grupla kurduğu ilişki, bu 50 yıllık müzik tarihi kadar aşkın, tutarlı, görülmeye değer.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!

80

Edgar Wright çağımızın en heyecan verici yönetmenlerinden biri. Hikâye anlatıcılığı, mizah anlayışı, kurgudaki virtüözlüğü, sesle, müzikle kamera içinde kurduğu ilişki ve birden fazla şey… Hepsini hiç yorulmadan ayrı ayrı yüceltmek olabilecek. Lakin kendisini çok az yönetmenin girebildiği bir kategoriye sokan bir özelliği var ki yeni filmi The Sparks Brothers’ın kalbi de orada atıyor: Wright, sevdiği şeylere karşı emsali zor bulunacak türden bir tutku besliyor. Spielberg’ü, Lucas’ı, Cameron’ı hatırlatan türden bir tutku bu ve onlarınkinden fazla daha “niş” bir yaklaşımla birleşiyor her daim. Ipod’da harika bir çalma listesi dinlerken soygundan soyguna sürdüğimüz bir önceki filmi Baby Driver mesela, o kadar tutkuyla doluydu ki film bittiğinde belki de hepimizi araba tutmuştu. The Sparks Brothers’ta ise kendi dehasını başka bir dehaya işaret etmek, herkesi dudak uçuklatan bir işitsel antolojiyle tanıştırmak için kullanıyor. Belgeselde Sparks Brothers ile ilgili görüş bildirirken ekranda “Edgar Wright-Fanboy” yazması zaten birden fazla şeyin özeti gibi. Bu belgesel bittiğinde de size bulaşan coşkunun gerçek yaşamınıza da taşması çok olabilecek.

Sparks, 60’ların sonunda Los Angeles’ta kurulmuş bir müzik grubu. İcra ettikleri türü basit bir şekilde tanımlamak zor. Pop ve rock‘tan bahsedebiliriz ama adeta en makulü türün kendisine de Sparks adını vermek. Zira Sparks tarihi boyunca kutunun dışında düşünmüş, kalıplara girmeyi külliyen reddetmiş bir grup. En kolay ve en bi hayli hızlı biçimde tüketilen sanat dalı olan müziğin içinde refleksif, alaycı, hissettirmeden politik ve tüketimden ziyade üretime yönelik bir dünya kuran iki kardeş.

Enformatif, antolojik belgeseller, doğaları gereği konularına çok hâkim olmak mecburiyetindedirler. Kendisini bir ‘fanboy’ olarak tanımlayan Edgar Wright’ın meselesine ne kadar hâkim olduğunu belki de buraya yazmaveyahi gerek yok. The Sparks Brothers’ta olan şey ise şu: Wright grubun kameralı, üçüncü bir üyesi hâline geliyor hemen hemen. Bir hayran olarak grupla kurduğu ilişki, bu 50 yıllık müzik tarihi kadar aşkın, tutarlı, görülmeye değer. Bu nakaratların, bu köprülerin, ritmin, temponun, harmoninin, enerjinin, tırmanışın, çöküşün ve bu ölümsüzlük hikâyesinin seyircide bir karşılık bulmaması hemen hemen imkânsız. Wright belgeselinde müzik belgeseli bağlamında çığır açıcı yollar denemiyor belki ama bu, zamanının her daim ilerisinde kalabilmiş özel bir grubu anlatırken kendisi de zamanın önüne geçmek istememesinden, saygısından, tutkusundan… Bunun yanı sıra The Sparks Brothers’ın en az Baby Driver kadar delice bir kurgusu, özeni, müthişiyetçiliği var. İşte Edgar Wright’ın sinemasını özel kılan noktalardan bir diğeride bu, müthişiyetçiliği gösterişle sergilemekten fazla onu araçsallaştırmak, bütün bu titizliği tutkularından gelen bir kibarlikle birleştirebilmek. Sinema tarihinin en iyi müzik belgeseli denince akla ilk önce konvansiyonları kıran, Gimme Shelter veya Stop Making Sense gibi eserler gelmeye devam edecek belki hâlâ. Ama The Sparks Brothers’ın da ne kadar harika olduğunu hiçbir zaman unutmayacağız.

Bu yazı ilk kez 3 Şubat 2021’de, Kaan Karsan’ın Sundance Film Festivali kapsamı içinde kaleme aldığı festival günlüklerinin bir parçası olarak yayınlandı.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu