Dizi Haberleri

The Handmaid’s Tale 4. Sezon: Yavaşça Silinirken Savaşa Devam Etmek

The Handmaid’s Tale 4. Sezon: Yavaşça Silinirken Savaşa Devam Etmek, Sinema ve dizi takipçileri için The Handmaid’s Tale 4. Sezon: Yavaşça Silinirken Savaşa Devam Etmek konusunu ele aldık.. Yazımızda The Handmaid’s Tale 4. Sezon: Yavaşça Silinirken Savaşa Devam Etmek ile alakalı tüm ayrıntı kısmı siz değerli okurlarımıza anlatmaya çalıştık.

The Handmaid’s Tale 4. Sezon: Yavaşça Silinirken Savaşa Devam Etmek

The Handmaid’s Tale, bu coğrafyada yaşamını sürdüren kadınlar olarak her seferinde rahatlıkla anlayabildiğimiz, cinsiyetler arası eşitsizliğin medeniyetsizliğini ve kişisel özgürlüklere sahip çıkmanın kıymetini vurgulayan hikâyesiyle geri döndü. Geçen sezonun sonunda çok büyük bir planı tek başına gerçekleştiren June, bu başarının kaçınılmaz hesabını verirken Gilead’ın insanlık dışı yüzüyle yeniden yüz yüze geliyor. Henüz ilk üç bölümü yayına giren yeni sezon, dizinin takipçileri için çok bildik bir yolu izleyerek başlasa da üçüncü bölümünün son sahnesinde gelecek bölümlerin farklı bulunacağının sinyalini veriyor.

Margaret Atwood’un 1985 senesinde yayımlanan aynı isimli hikayesinden bir araya getirilen The Handmaid’s Tale, artık hepimizin bildiği üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin Gilead isimli totaliter ve cinsiyetçi bir rejimin kontrolü altına girmesiyle kadınlar için dünyanın kapkaranlık bir yer hâline gelmesini konu alıyor. Sahip olunan özgürlükler ve hakların sistematik olarak aldığı ufacık darbeler, özgürlükler hususunda verilen her ufak taviz, dev gibi bir cehennemi sıra sıra inşa ediyor. Elisabeth Moss‘un oynadığı June Osborne, dizinin 2019 senesinden beri beklenen dördüncü sezonunda benliğine ve Gilead’dan önceki June’a dair kalıntıları yavaşça tüketiyor. Buna rağmen kadınların yalnızca birer kuluçka makinesi olarak görüldüğü bu cehennemden kızı Hannah ile birlikte kurtulmak için gösterdiği inadı ve Gilead’ı yerle bir etmek için verdiği savaşı sürdürmeye sürdürmekte.

The Handmaid’s Tale 4. Sezon İlk Üç Bölüm İncelemesi

***Yazının bundan sonraki bölümü The Handmaid’s Tale’ın 4. sezonunun ilk üç bölümü ile alakalı keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

“Meleklerin Uçuşu” görevini kuvvetlikle bitirdiktan sonra kıl payı kurtulan damızlıkların hayatta kalmayı sürdürmek için vermeye sürdükleri savaşın hikâyesini konu alan dördüncü sezon, dizinin yaratıcısı Bruce Miller’ın kaleme aldığı ilk bölümüyle geri dönüyor. İlk iki bölümünün yönetmenliğini ise dizinin görüntü yönetmenlerinden Colin Watkinson yapıyor. Yönetmen koltuğunda Watkinson’a bulunduran bu ilk iki bölüm, dizinin önceki sezonlarında takip ettiği yolları izliyor. June, Janine, Alma ve diğerleri, damızlık kostümlerini çıkarıp Martha kostümlerini giyerken olabilecek en kötü felaketten kurtulduklarını zannederek kısa bir rahatlamanın içerisine giriyor. Bu ferahlama sürecinin önünde duran tek engel onları evinde ağırlayan ufak yaştaki Eshter Keyes ve onun sonsuz öfkesi oluyor. McKenna Grace’in oynadığı kişiliğin yaşadıklarını öğrendiğimizde ise bu öfkenin ve Gilead erkeklerini öldürmek hususundaki sabırsızlığının nedenleri daha anlaşılabilir hâle geliyor.

Watkinson’ın yönetmenliğini üstüne aldığı bölümler, bütün karanlığı ve koyu renkleriyle görsel anlamda bi hayli kuvvetli. Üçüncü sezon boyunca savaşçı kimliğini ortaya koyan June, Keyes’lerin evine ulaşıp yere yığıldığı andan bu yana tıpkı diğer damızlıklar gibi daha sorunsuz bir ruh hâlinin içerisine giriyor. Lakin nefretlerine hakim olamayan, sabırlarını keskin öfke atakları geçirecek kadar tüketen grubun önderi olarak kalmaya sürdürmekte. Esther’in acı hikâyesi, onu adeta bu rehavet hissinin içinden çekip çıkarıyor ve harekete koyuluyor fakat dizinin umutların yükseldiği her andan sonra çok daha kötü hadiselerin meydana geldiği gidişatı aynı biçimde uygulanmaya sürdürmekte. Tam önümüze ufak bir umut kırıntısı atılmışken her şey yeniden en başa, hatta çok daha kötü bir noktaya dönüyor.

Bu nedenle ilk iki bölümün June’un hikâyesini anlatırken eskiden anlatılanların, izlenen yolların üzerine yeni bir şeyler katmadığını söylemek olabilecek. Gilead yine aynı Gilead, acımasız, soğuk ve karanlık. Gilead’ın erkekleri hâlâ sığ, kadınları ise hâlâ takıntılı. June ve ekibi hâlâ içlerine düştükleri bu akıl almaz distopyadan kurtulmaya, bu baskıcı, ruh sağlığı yerinde olmayan bireylerin yarattığı insanlık dışı düzeni yıkmaya çabalarken kanlarının son damlasını akıtana kadar savaşıyor. Yeni olan ve belki de en ürkütücü olan şey ise hikâyenin Kanada ayağındakilerin üzerine yavaşça çökmeye başlayan bıkkınlık hissi. Bunun bunun yanında adeta hiç bitmeden bir adım ileri iki adım geri giden bu sürecin yorgunluğu seyircinin bunun yanında June hariç herkesi pençesine alıyor. Lakin bu yorgunluğun tüm ağırlığına rağmen sezonun ilk üç bölümünün yaptığı değişik bir şey daha var. Nick ve Komutan Lawrence, hatta Lawrence ve June gibi karakterler içinde geçen gerilimi yüksek sohbetler daima söylenenden daha fazlasını ima ediyor. Kelimeler ve gerilimi yüksek görüşmeler arasına gizli tutulan kinayelerin bıraktığı minik ipuçları ise June’un amansız savaşında geldiği bitiş noktasının umutsuzluğunu biraz daha hafifletiyor.

Sezonun şu ana dek yayına giren en kuvvetli bölümü, Elisabeth Moss’un yönettiği üçüncü bölümü oluyor. Özellikle final sahnesiyle seyircinin suratına diziye has bir tokat çarpan üçüncü bölüm, umudun tamamıyla yok olduğu anlarda bile yeterince direnmenin kurtuluşu getirebileceğini hatırlatırken öte yandan da çok daha büyük bir acıyı tattırıyor. Bu bölüm, dizinin önceki sezonlarından öte gidecek bir yerinin, söyleyecek yeni bir sözünün kalmadığını düşünmeye başlayan seyirci için bir umut ışığı yakıyor. Radiohead grubunun Street Spirit (Fade Out) adlı şarkısı eşliğinde biten bölüm, herkesin en kötü hâlini görülmektedirırken June’un en iyi hâlini görülmektediran Gilead’ın acımasızlığını bir kez daha vurguluyor. Bir yandan da insanın kurtulma umuduna her şeye rağmen sımsıkı sarılacağı ve arada bir de bu yolda bilerek ölebileceği gerçeğini gözler önüne çıkarıyor. Böylelikle sezonun şu ana dek yayına giren son bölümü, etkileyici finali aracılığıyla seyirciyi sonraki bölümler için heyecanlandırıyor.

Neticede, The Handmaid’s Tale’in dördüncü sezonunun kuvvetli bir sinematografi eşliğinde bilindik yolları izleyerek başladığını söylemek olabilecek. Her ne kadar gidişatın tahmin edilebilirliği diziye yeni bir şey katmıyor olsa da hikâyenin özellikle yakın günlerde İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılma kararı alan Türkiye’de yaşayan kadınlar olarak bizler için anlaşılabilirliği sürdürmekte. Özgürlüklerimiz hususunda vereceğimiz en ufak tavizin bile nelere mâl olabileceğini tüm çıplaklığıyla ortaya seren dizinin ilk iki bölümü sendeleyerek başlıyor belki ama üçüncü bölüm sezonun devamında daha iyi bir ivme kazanabileceğini gösteriyor. Üçüncü sezonda June’un savaşçı kimliğini iyice anladıktan sonra, bu sezonda özellikle maruz kaldığı işkenceler düşünüldüğünde onun artık eski benliğine dönebileceği yönünde kalan umutlarımız tamamıyla ölüyor. Gilead’ın acımasızlıklarına karşı direnmeye çalışan cesur kadınları izlerken seyirci olarak bizler de belki de ilk defa June’un eski yaşamının ve kişiliğinin artık tam anlamıyla silindiği gerçeğiyle yüzleşiyoruz.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu