Dizi Haberleri

The Handmaid’s Tale 4. Sezon Değerlendirmesi

The Handmaid’s Tale 4. Sezon Değerlendirmesi, Sinema ve dizi takipçileri için The Handmaid’s Tale 4. Sezon Değerlendirmesi konusunu ele aldık.. Yazımızda The Handmaid’s Tale 4. Sezon Değerlendirmesi ile alakalı tüm ayrıntı kısmı siz değerli okurlarımıza anlatmaya çalıştık.

The Handmaid’s Tale 4. Sezon Değerlendirmesi

The Handmaid’s Tale, dördüncü sezonuyla bir kez daha seyredenlerini Gilead’ın adaletsiz düzenine götürerek sahip olduğumuz kişisel hak ve özgürlüklerin sınırlarında tuttuğumuz nöbetin kıymetini hatırlattı. Özellikle bizlerin yaşadığı, kadın olmanın yükünün her geçen gün daha da ağırlaştığı coğrafyadaki kadınların pek yakında zamandan bağ kurabildiği hikâye, yeni sezonunda diğer bölümlerinden farklı olarak bu kez her haksızlığın, acımasızlığın bir gün bedeliyle yüz yüze kalacağının altını çizdi. Lakin haksızlıklar önünde sonunda cezalarını bulsa da, acımasız insanlar nihayet işledikleri suçlar için yargılansa da insan yaşadıklarıyla şekilleniyor ve 4. sezon, June’un yaşadıklarının bıraktığı izlerin silinmeyeceğini en çıplak hâliyle anlatıyor.

Dizi artık hemen hemen herkes aracılığıyla bilindiği gibi Margaret Atwood’un 1985 senesinde yayımlanan aynı isimli hikayesinden çevriliyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Gilead isimli totaliter, cinsiyetçi bir rejimin kontrolü altına girmesiyle kadınlar için dünyanın kapkaranlık bir yer hâline gelmesini konu alıyor. Kişisel özgürlüklerinin sınırlarına ufak fakat sistematik adımlarla girilen kadınlar, en sonunda tüm haklarından yoksun hâle geliyor ve birer kuluçka makinesi olarak görülüyor. İzleyenlerine kişisel hak ve özgürlüklerinin sınırlarının ihlal edilmemesinin ne kadar mühim olduğunu daima hatırlatan dizide June Osbourne ise bu düzeni yıkmak, insani uygulamalardan uzak ve ilkel bu dünya çapından çıkıp medeniyete geri dönmek adına canını dişine takıyor. Lakin hepimizin, hatta belki June’un da, kişiliklerimizin yaşadıklarımız ışığında şekilleniyor olduğu ve June’u Offred’e çevirirken elinden her şeyi alan Gilead’ın aslında bu savaşı çoktan kazandığı gerçeğiyle yüzleşmesi gerekiyor. Zira Offred olmamak için elinden geleni yapan, en zor şartlara karşı bile direnen June, artık hasretini çektiği medeniyete döndüğünde bile, her şeye rağmen, tamamıyla Gilead’a ait ve 4. sezon, Gilead’a adım attığı andan bu yana June Osbourne’un aslında öldüğü gerçeğini seyircisinin yüzüne çarpıyor.

The Handmaid’s Tale 4. Sezon: Adaletsizliklerin Bıraktığı Kalıcı İzler

Dördüncü sezonuyla seyirci karşısına çıkan The Handmaid’s Tale, ekranda geçirdiği bu dönemin uzunluğunu hissettirmemek adına aslında seyircisinin bugüne dek çok beklediği, imkânsız gibi görünen yollara saparak bugüne dek içine düştüğü tüm karanlığa rağmen umutsuzca bekleyen, sabreden seyircisine istediğini vermeyi planlıyor. Lakin buna karşın, sezonun ilk bölümleri tekrara düşüyor, hikâyesini sarkıtıyor ve seyircisine teklif edeceği en yeni şeyin bile aslında çok da yeni olmadığı hissiyatını veriyor. Sezonun başında June, yine Gilead’ın kanun ve insanlık dışı düzenine karşı kafa tutuyor, bu acımasızlık ve adaletsizlikler üzerine kurulu düzeni kökünden değiştirmek için elinden geleni yapıyor. Bazı zaman zafer onun olurken arada bir de Gilead’ın oluyor ve başına akla hayale gelmeyecek derecede kötü şeyler geliyor. Dördüncü sezon, özellikle 6. bölümüne ulaşana dek, dizinin seyircileri olarak artık sıradan kabul ettiğimiz hadiseleri takip eden birkaç olağanüstü anı barındıran ve yeniden sıradanlığa dönen olay örgüsüyle bir türlü dengesini bulamıyor. Hikâye, dengesini ve ivmesini tutturmakta kuvvetlik çekerken, bu sürede Gilead’a karşı kafa tutmaya devam eden June, farklı zamanlarda McKenna Grace’in oynadığı Esther Keyes gibi etkileyici karakterlerle karşılaşıyor ve böylece seyirciyi Gilead’ın çirkin suratının başka yönleriyle tanıştırmaya sürdürmekte belki fakat sezon, en mühim kırılma anını 6. bölümünde yaşıyor.

Hikâyesinin merkezine bugüne dek Gilead’ı tarif etmeyi, acımasızlıklarını anlatmayı alan dizi, bu bölümden bu yana kendisine koyduğu sınırların dışına taşıyor. Bu bölüme kadar June’un Offred’e dönüşmeye başladığı ilk andan bu yana kaybettiklerinin, Gilead ile içinde süregelen savaşı aslında ne kadar önceden kaybettiği gerçeğinin sinyallerini veren sezon, 6. bölümden bu yana bu acı gerçeği işlemeye June’u hasretini çektiği medeniyete nihayet kavuştuğu anda daima vahşi bir Gileadlı olarak ortada bırakarak sürdürmekte. Ne de olsa insanın kişiliği ve ruhu, yaşadıklarının, yaşamak zorunda kaldıklarının bıraktığı kalıcı izleri sonsuza dek taşıyor; hatta bu izlerle birlikte yeni şekiller alıyor. June da Gilead’ın medeniyetten uzak düzeninde şekilsizce uzayan saçlarını ne kadar keserse kessin, özgürlük uğruna verdiği haklı savaşta ne kadar hırslı olursa olsun bir türlü damızlık olmadan, defalarca tecavüze uğramadan, her türlü işkenceye cesurca göğüs germeden önce yaşayan June Osbourne’a yeniden dönüşemiyor. Oldukça büyük adımlar atan dördüncü sezon, bu adımların tüm ihtişamının ardında sırtını tamamıyla Elisabeth Moss‘a, yani aslında dizinin ilk bölümünde ölen June’a yaslıyor. Sezonun ilk bölümlerinde June’un kurtulmak adına verdiği savaşın hararetini arttırırken onun Gilead’ın düzeni altında vahşileşen kişiliğini gözler önüne çıkarıyor, gidişatının yönünü özlemle beklenen adalete çevirdiği andan bu yana ise onun kaybettiklerine ve bu geri dönüşü olabilecek olmayan kayıpların ilk sezondan bu yana tutulmayı bekleyen yasına odaklanıyor.

6. bölümünden bu yana rotasını bambaşka bir yöne doğru çeviren, hep kavuşmayı umduğumuz fakat ulaşabileceğimize hiç inanmadığımız adaleti sonunda hikâyesine dâhil eden 4. sezon, atılan tüm cesur adımlara, bütün köklü değişimlere rağmen daima ve yalnızca June’dan, onun geçirmek zorunda kaldığı değişimden ve bu değişimi nihayet tüm çıplaklığıyla gözler önüne çıkarıyor olma düşüncesinden kuvvet alıyor. Lakin kuvvet alınmak için seçilen noktalar aynı olunca her şeye rağmen hikâye genel anlamda tekrara düşüyor. Hatta dizi, bunun önüne geçebilmek ve bölümlerin heyecanını, yarattığı stres düzeysini koruyabilmek adına bazı bölümlerin zamanını özellikle sezonun ilk bölümünde birkaç dakika kısıyor. Ayrıca dizi, 4. sezonunda her şeyiyle sırtını yasladığı Elisabeth Moss’a yönetmen koltuğunda da birkaç bölümlüğüne yer veriyor.

Bugüne dek uzun süreli takipçileri olarak sabırla beklediğimiz her şeyi nihayet bize sunarken en kıymetli varlığımız olan June’u ve onun var olduğu sürece her şeyin eskiye dönebileceğini düşündüren June Osbourne kimliğini elimizden alan dizi, hasretle beklediğimiz her şeyi nihayet bizlere sunarken, gidişatı hususundaki dengeyi bir türlü sağlayamayan, vermek istediği asıl mesajı bir çok kez tekrar eden, tatmin edici fakat stabil olamayan bir sezon ortaya koyuyor.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu