Sinema Haberleri

Oksijen – Oxygène

Oksijen – Oxygène, Sinema ve dizi takipçileri için Oksijen – Oxygène konusunu ele aldık.. Yazımızda Oksijen – Oxygène ile alakalı tüm ayrıntı kısmı siz değerli okurlarımıza anlatmaya çalıştık.

Oksijen – Oxygène

Haute tension, The Hills Have Eyes ve Crawl gibi korku-gerilim filmleriyle tanınan Fransalı yönetmen Alexandre Aja’nın yeni filmi Oksijen – Oxygène, 12 Mayıs’ta Netflix’e teşrif etti. Kariyerinin ilk zamanında şiddet dozu yüksek, body horror’dan beslenen filmlere imza attıktan sonra yakın dönem filmlerinde daha konvansiyonel korku sularına dalan Aja, Oksijen’de ise korku kökenlerini hepten geride bırakıp, gerilim ve bilimkurgu türlerini harmanlayan bir işe imza atıyor. Pek çok birinin Inglourious Basterds’ın Shosanna’sı olarak hatırlayacağı Mélanie Laurent’un başrolünü üstüne aldığı film, teknolojik bir tabutu andıran bir kriyojenik tankında uyanan ve oksijeni tükenip ölüme mahkum olmadan önce yalnızca birkaç saati olduğunu fark eden genç bir kadını takip ediyor. Kim olduğu veya oraya nasıl geldiği ile ilgili hiçbir şey hatırlamayan kadının, oksijen göstergesi sıfırı göstermeden önce oradan kurtulmak için zihninin derinlerinde saklı olan yanıtları bulması gerekiyor. Neredeyse tamamı kriyojenik tankın içinde geçen film, bu yanıyla 2010 yapımı Toprak Altında – Buried filmini akıllara getiriyor. Lakin Buried’in akıllarda yer etmesini sağlayan, seyirciyi gerim gerim geren o klostrofobi hissi, Oksijen’de yönetmenin tercihleri sebebiyle sürekli olarak bölünüyor ve seyirciyi de mental olarak o dar alanın içine çekecek olan adrenalinin tetiklenmesini engelliyor. Aja, tek mekânda geçen bu 100 dakikalık film boyunca seyircinin ilgisini koruyacak numaralar buluyor bulmasına ama filmin gerilimini besleyen klostrofobi hissini yeterince işlevselleştiremediği için bu numaralar amaçlanan etkiyi yaratamıyor. Daha önce de tek mekânda geçen filmlere imza atan yönetmen, bu tarz filmleri ilk bakışta ilgi çekici kılan numaraların tekrarlandıkça sıkıcı hâle geldiğinin farkında olsa gerek ki ikinci yarıda bunları geri plana atıp çözülmesi gereken bulmacayı ön plana sürüyor, fakat bu kez de gereksiz biçimde art arda dizilmiş twist’lere bel bağlayan senaryo ayağına dolanıyor. Oksijen, ne tek mekânda geçen klostrofobik bir gerilim olarak, ne de seyirciye akıl oyunları oynatan bir bilimkurgu olarak etkileyici bir iş ortaya koyamıyor belki ama bu ikisinin birbirini desteklemesi ve Mélanie Laurent’un filmi taşıyan performansı aracılığıyla en azından sonuna kadar seyircinin ilgisini korumayı başarıyor. ***Yazının bundan sonraki bölümü Oxygène ile alakalı keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.*** Oksijen: Klostrofobiden Beslenen Gerilim Oksijen, daha açıldığı ilk andan bu yana ana kişiliği gibi seyirciyi de bir dizi soruyla baş başa bırakıyor. Sonradan adının Liz Hansen olduğunu öğreneceğimiz ana kişiliğimiz neden bu tankın içinde ve buraya nasıl geldi? Kendi rızasıyla gerçekleşen bir prosedür sırasında bir şeyler ters mi gitti yoksa ona zarar vermek isteyen birileri kasıtlı olarak onu ölüme mi mahkum etti? Bir de tabii kriyojenik tankının akıllı destek birimi MILO var. Mathieu Amalric’in başarılı seslendirmesiyle hayat bulan MILO, Liz Hansen ile birlikte filmin iki ana kişiliğinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Lakin MILO’nun varlığı da mühim soruları bununla birlikte getiriyor. Bunun geleceğe ait bir teknoloji olduğunu kısa süre içinde anlamaya başlıyoruz ama zamanda tam anlamıyla ne kadar ileri gittiğimiz son anlara kadar belirsizliğini koruyor. Oksijen’in mühim zaaflarından bir diğeride bu noktada kendisini gösteriyor. Senarist Christie LeBlanc ve senaryo üzerinde uzunca bir süre çalışan Aja, iyi fikirlerle yola çıkıyor belki ama bu fikirleri derinlemesine düşünüp tutarlı bir anlatı kurmak için gerekli çabayı göstermiyorlar. Son perdeye gelip de kişiliğimizin 21. yüzyılın sonlarında, yaşanabilir bir gezegene doğru yol alan bir uzay gemisinin içinde olduğunu…
Oksijen – Oxygène
Oksijen – Oxygène
2021-05-15
Erhan Tan

Yazar Puanı

Puan – 50%

50

50%

Oxygène, ne tek mekânda geçen klostrofobik bir gerilim olarak, ne de seyirciye akıl oyunları oynatan bir bilimkurgu olarak etkileyici bir iş ortaya koyamıyor belki ama bu ikisinin birbirini desteklemesi ve Mélanie Laurent’un filmi taşıyan oyunculuğu aracılığıyla en azından sonuna kadar seyircinin ilgisini korumayı başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.11( 28 oy)

50

Haute tension, The Hills Have Eyes ve Crawl gibi korku-gerilim filmleriyle tanınan Fransalı yönetmen Alexandre Aja‘nın yeni filmi Oksijen – Oxygène, 12 Mayıs’ta Netflix’e teşrif etti. Kariyerinin ilk zamanında şiddet dozu yüksek, body horror‘dan beslenen filmlere imza attıktan sonra yakın dönem filmlerinde daha konvansiyonel korku sularına dalan Aja, Oksijen’de ise korku kökenlerini hepten geride bırakıp, gerilim ve bilimkurgu türlerini harmanlayan bir işe imza atıyor. Pek çok birinin Inglourious Basterds‘ın Shosanna’sı olarak hatırlayacağı Mélanie Laurent’un başrolünü üstüne aldığı film, teknolojik bir tabutu andıran bir kriyojenik tankında uyanan ve oksijeni tükenip ölüme mahkum olmadan önce yalnızca birkaç saati olduğunu fark eden genç bir kadını takip ediyor. Kim olduğu veya oraya nasıl geldiği ile ilgili hiçbir şey hatırlamayan kadının, oksijen göstergesi sıfırı göstermeden önce oradan kurtulmak için zihninin derinlerinde saklı olan yanıtları bulması gerekiyor.

Neredeyse tamamı kriyojenik tankın içinde geçen film, bu yanıyla 2010 yapımı Toprak Altında – Buried filmini akıllara getiriyor. Lakin Buried’in akıllarda yer etmesini sağlayan, seyirciyi gerim gerim geren o klostrofobi hissi, Oksijen’de yönetmenin tercihleri sebebiyle sürekli olarak bölünüyor ve seyirciyi de mental olarak o dar alanın içine çekecek olan adrenalinin tetiklenmesini engelliyor. Aja, tek mekânda geçen bu 100 dakikalık film boyunca seyircinin ilgisini koruyacak numaralar buluyor bulmasına ama filmin gerilimini besleyen klostrofobi hissini yeterince işlevselleştiremediği için bu numaralar amaçlanan etkiyi yaratamıyor. Daha önce de tek mekânda geçen filmlere imza atan yönetmen, bu tarz filmleri ilk bakışta ilgi çekici kılan numaraların tekrarlandıkça sıkıcı hâle geldiğinin farkında olsa gerek ki ikinci yarıda bunları geri plana atıp çözülmesi gereken bulmacayı ön plana sürüyor, fakat bu kez de gereksiz biçimde art arda dizilmiş twist‘lere bel bağlayan senaryo ayağına dolanıyor.

Oksijen, ne tek mekânda geçen klostrofobik bir gerilim olarak, ne de seyirciye akıl oyunları oynatan bir bilimkurgu olarak etkileyici bir iş ortaya koyamıyor belki ama bu ikisinin birbirini desteklemesi ve Mélanie Laurent’un filmi taşıyan performansı aracılığıyla en azından sonuna kadar seyircinin ilgisini korumayı başarıyor.

***Yazının bundan sonraki bölümü Oxygène ile alakalı keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Oksijen: Klostrofobiden Beslenen Gerilim

Oksijen, daha açıldığı ilk andan bu yana ana kişiliği gibi seyirciyi de bir dizi soruyla baş başa bırakıyor. Sonradan adının Liz Hansen olduğunu öğreneceğimiz ana kişiliğimiz neden bu tankın içinde ve buraya nasıl geldi? Kendi rızasıyla gerçekleşen bir prosedür sırasında bir şeyler ters mi gitti yoksa ona zarar vermek isteyen birileri kasıtlı olarak onu ölüme mi mahkum etti? Bir de tabii kriyojenik tankının akıllı destek birimi MILO var. Mathieu Amalric’in başarılı seslendirmesiyle hayat bulan MILO, Liz Hansen ile birlikte filmin iki ana kişiliğinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Lakin MILO’nun varlığı da mühim soruları bununla birlikte getiriyor. Bunun geleceğe ait bir teknoloji olduğunu kısa süre içinde anlamaya başlıyoruz ama zamanda tam anlamıyla ne kadar ileri gittiğimiz son anlara kadar belirsizliğini koruyor. Oksijen’in mühim zaaflarından bir diğeride bu noktada kendisini gösteriyor. Senarist Christie LeBlanc ve senaryo üzerinde uzunca bir süre çalışan Aja, iyi fikirlerle yola çıkıyor belki ama bu fikirleri derinlemesine düşünüp tutarlı bir anlatı kurmak için gerekli çabayı göstermiyorlar. Son perdeye gelip de kişiliğimizin 21. yüzyılın sonlarında, yaşanabilir bir gezegene doğru yol alan bir uzay gemisinin içinde olduğunu öğrendiğimizde, en büyük numarası internet arşivlerine ulaşmak ve kendisine sorulan soruları fakat spesifik olarak altı çizildiğinde cevaplamak olan MILO, bir anda zamanının epey gerisinde kalıyor. Fütüristik bir tasarım ve teknolojilerle donatılmış bir uzay gemisinin içinde SIRI’den hâllice bir yapay zeka olması, Aja’nın Liz’in hayatta kalma savaşını tek odak noktası yapıp, geri kalan her şeyi buna hizmet edecek araçlar olarak gördüğünü gösteriyor. Çünkü MILO’yu dönemine uygun bir yapay zeka yapmak, film ilerledikçe açığa çıkan sürprizleri seyirci için daha tahmin edilebilir kılacağı gibi Liz’in içinde olduğu duruma çözüm bulmasını da çok daha kolay hâle getirecektir. Zira kişiliğin zihninin derinliklerinde yaptığı onca sorgulamanın ardından bulduğu çözüm, MILO’nun, güvenliğinden sorumlu olduğu yolcunun içinde olduğu durumu analiz edip pekâlâ en baştan sunabileceği bir yanıt. Bundan dolayı olsa gerek ki yönetmen MILO’nun filmin geçtiği dönemle tutarlı olmasını değil, istediği gerilimi yaratmasına hizmet edecek kapasitede olmasını tercih ediyor. Senaryodaki bu tutarsızlıklara rağmen kriyojenik tank ve MILO’nun başarılı tasarımı için yapım tasarımcısı Jean Rabasse’ın, bu tankın sınırları içindeki enerjik kamera kullanımı için de görüntü yönetmeni Maxime Alexandre ve Aja’nın hakkını vermemiz gerekiyor.

MILO aracılığıyla kriyonejik tankın sınırları içinde seyirciye sunabileceği yanıtları ve Liz’in anılarını göstermek için sürekli olarak tankın dışına çıkıp, bir de bunu yaparken ferah, güneşli günlerden anlar göstererek seyircinin o klostrofobik atmosferden sıyrılmasına neden olan Aja, hiçbir şeyi seyircinin hayal gücüne bırakmayıp gösterme huyunu filmin son anlarına kadar sürdürüyor. Aja’nın bu tercihleri ve bir noktadan sonra yalnızca yeni gizemler yaratmaya hizmet eden twist‘leri Oksijen’i aşağı çekiyor olsa da, dar bir mekânın sınırları içinde yarattığı ve son anına kadar koruduğu gerilim filmin itici gücü olarak görevini yerine getiriyor.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu