Dizi Haberleri

Love, Death & Robots 2. Sezon Değerlendirmesi

Love, Death & Robots 2. Sezon Değerlendirmesi, Sinema ve dizi takipçileri için Love, Death & Robots 2. Sezon Değerlendirmesi konusunu ele aldık.. Yazımızda Love, Death & Robots 2. Sezon Değerlendirmesi ile alakalı tüm ayrıntı kısmı siz değerli okurlarımıza anlatmaya çalıştık.

Love, Death & Robots 2. Sezon Değerlendirmesi

Tim Miller ve David Fincher’ın imzasını taşıyan, yetişkinlere yönelik animasyon antolojisi Love, Death & Robots’un ikinci sezonu bir önceki günlerde Netflix’te yayınlandı. İlk sezonuyla seyircisini etkilemeyi başararak adından çok fazla söz ettiren ve animasyon dünyasına yeni soluk getireceği fikriyle meraklandıran Love, Death & Robots, ikinci sezonunda da alakayla karşılandı. Sekiz bölümden bir araya gelen ikinci sezon, ilk sezonda işlenenlere benzer temalardan beslenerek çoğu zaman teknolojinin yaratmış olduğu distopik evrenler içinde bir gezintiye çıkarıyor. Animasyon türüne dair bir çok teknikle yaratılmış farklı stil çalışmalarını görebildiğimiz dizinin ikinci sezonunun, ilk sezonun üzerine çıkmayı başaramamasından dolayı takipçilerini tam anlamıyla tatmin ettiği söylenemez. İlk sezon sonrası beklentiler ister istemez yükselmişti. Dizinin ikinci sezonu kötü olmamasına rağmen denenen teknik ve görsel stiller hariç tutulduğunda işlenen temalar yönünden aynı fikirleri tekrar ediyor hissiyatı veriyor. İlk sezonda bulunan The Witness, Zima Blue gibi hem görsel stilleriyle hem de fikirleriyle etkileyen vurucu bölümler bu sezonda yer almıyor. Birinci sezonda hikâye yaratımındaki cinsiyetçi tavrın ikinci sezonda biraz kırılmış olması hikâye yönünden iyiye işaret olarak değerlendirilebilir. İkinci sezon bütün olarak ele alındığında, seyircisi için bir zaman kaybı olmadığı açık, fakat ilk sezonda deneyimlenen seyir heyecanı bu sezon için geçerliliğini koruyamıyor.

Love, Death & Robots 2. Sezon

Bölüm 1: “Automated Customer Service”

Tasarımı ile kendine hayran bırakan Sunset Şehri’nde köpeğiyle birlikte yaşayan bir kadına evinde yardımcı olarak hizmet eden Vacuubot adındaki robot, nedeni belli olmayan bir biçimde düşmanca davranmaya başlar. Bunun üzerine kadın müşteri hizmetleriyle iletişime geçer. Love, Death & Robots’un bu bölümü, modern teknolojinin dehşetini ve teknolojiye olan aşırı bağımlılığımızı hicivsel bir biçimde sergiliyor. Basit bir ev makinesinin kazanmış olduğu güç ve evin içinde yaşananların komedi tonu, aslında yaşanan dehşeti dengelemek için çok işe yarıyor. Çok da uzak olmayan geleceğimizde, özellikle de dijitalleşmeye giderek git gide artan bağımlılıkla birlikte, hazırladığımız dünyanın buna benzer bulunacağı açık. Bu bakımdan WALL·E ile birden fazla benzerliği olan hikâyede etkileyici bit tasarım söz konusu. İnsan tasarımı hususunda farklı tercihlerle hareket edilmiş olması hikâyenin ironisiyle uyumlu olmuş. Antolojinin ilk bölümü olarak seyirciye tatlı bir başlangıç sunduğu söylenebilir. 60/100

Bölüm 2: “Ice”

Dünya’nın dışında bir yerde, modifiye olmuş ailesiyle birlikte yaşam sürmekte olan Sedgewick, modifiye olmayan bir gençtir ve olduğu ortama uyum sağlayamamaktadır. Sedgewick, adapte olmayı başaran modifiye kardeşi Fletcher ve onun arkadaş grubuyla bir gece uyum sağlamayı deneyerek tehlikeli bir maceraya atılır. Bölümde aslında çok fazla şey oluyor fakat yüzey düzeysinde basit bir ölüm yarışı gibi görünmekte. Bölümün akran baskısı, uyum sağlama, kendin olma ve hatta insanın doğa üzerindeki etkisi gibi fikirler üzerine söyleyeceği şeyler olduğu açık. “Modifiye” insan düşüncesi bir başka ilgi çekici eklenti ve bölüm kurduğu evreni modifiye olamamış Sedgewick’in gözünden aktarmasıyla bi hayli iyi bir iş çıkarıyor. Animasyon, 2019’daki Zima Blue ile bazı benzerlikler taşıyan gerçekten büyüleyici ve cesur bir seçim. Özellikle gölge ve ışıklandırma çalışmaları müthiş. Ice; Love, Death & Robots’taki animasyon perspektifini çok daha benzersiz bir odak noktasına kaydırıyor. Bölümde, el çizimi ve CGI tekniği bir araya getirilerek yaratılan atmosferde ışık kullanımı bile bi hayli karanlık bir hissiyat vermeyi başarıyor. 70/100

Bölüm 3: “Pop Squad”

Pop Squad, nüfusun bir grup aracılığıyla kontrol altında tutulduğu bir dünya çapında çocuk sahibi aileleri yok eden bir ekipte bulunan Briggs’in hikâyesine odaklanıyor. Bulutların üzerinde yaşayan toplumun üst sınıfları aracılığıyla yetiştirici olarak anılan bir grup bu. İnsanlar sonsuza dek yaşamanın çözümünü çocuk sahibi olmaktan vazgeçerek elde ediyor. Bu toplumda, insanlar hayatta kalmanın yolunu müthişleştirmiş gibi gözükse de aslında yalnızca gökdelenlerin baş döndürücü yüksekliklerinde sıkışmış seçkinler bunun etkilerinden gerçekten zevk alıyor. Tek kelime ile söylemek gerekirse bulutların üzerinde yaşıyorlar ve yeryüzünde yaşanan dehşetten habersizler. Toplumun geri kalanı, masum çocukları öldürmek ve ebeveynleri tutuklamakla görevli olanlardan kaçmak zorunda kalıyor. Bu nüfus kontkarakterinin korkunç sonuçları düşünüldüğünde, daha fazla memurun Briggs gibi değişime açık olmaması şaşılası bir durum. Memur Briggs’in yaşadığı değişim kurulan dünya çapındaki döngünün kırılabilmesinin yollarını açarak değişimin fakat uzun soluklu zamanda yaşanacağının de sinyallerini veriyor. Bilgisayar oyunu estetiğiyle kurulmuş hissiyatı veren bölüm insanı ciddi anlamda içine alıyor. 80/100

Bölüm 4: “Snow in the Desert”

Yerel bir barda karşımıza çıkan Snow; yalnız, gezgin bir kaçaktır ve peşinde ödül avcıları mevcuttur. Ödül avcıları Snow’u bulur ve saldırır. Hirald adında bir kadının yardımıyla kaçmayı başarır. Snow kendini yenileyebilmektedir ve bu yüzden bilim insanları ve ödül avcıları DNA’sının kopyalanabilmesi için peşindedir. Snow in the Desert, The Mandalorian’dan açık bir biçimde ilham alan, fakat yeniden canlanıp sonsuza kadar yaşayabilen ölümsüzlerle tamamlanmış, yaşayan, nefes alan bir dünya yaratmayı başaran, gerçekten zekice yazılmış bir bölüm. Bölümde hikâyeden ziyade fotogerçekçi animasyonla stil üzerinden bi hayli büyük bir etki yaranılıyor. Konusu ve animasyon tekniği ile Love, Death & Robots bölümü olmanın hakkını verdiğini söylemek olabilecek. 75/100

Bölüm 5: “The Tall Gras”

Bir trenin aniden durması sonucu kahramanımız kendisini uçsuz bucaksız uzun otların yanında bulur ve bu otlar içinde bir ışık görüp o ışığı takip etmesiyle macerası başlar. Uzaktan parıldayan ve adeta dans eden ışıklar onu baştan çıkarır. Kahramanımız takip ettiği bu ışıkların aslında ne olduğunu fark ettiğinde artık çok geçtir. Bölüm sonunda kahramanımız gördüğü şeylere ilişkin bir çok soruyla baş başa kalır. Yine ufak bir fikre dayanarak başka bir animasyon stiliyle karşımıza çıkan bu bölüm çok şey vaat etmese de teknik açıdan diziye değişiklik sağlamayı başarıyor. Basit ama etkili olabilecek bir hikâyenin arka planda bırakılması tercih edilerek stil üzerinden etkileyici bir vitrini olduğunu söylemek olabilecek. Ayrıca bölümün estetiğinin Loving Vincent filmini anımsattığını söylemeden edemeyeceğim. Aynı teknik kullanılmasa da bırakmış olduğu hissiyatı benzetmek olabilecek. 55/10

Bölüm 6: “All Through the House”

İkinci sezonunun en kısa bölümü olmasına karşılık şunu söyleyebilirim ki ufak bir fikirden yola çıkılarak oluşturulan en etkileyici bölümlerinden biri. Bu 5 dakikalık şahane bölüm Noel arifesinde iki çocuğun Noel Baba’nın geldiğini düşünerek odalarından çıkıp parmak uçlarında aşağı kata inmeleriyle başlar. Çocuklar Noel Baba’nın gölgesini görüp  koltuğun arkasına saklanıp beklerler. Lakin Noel Baba hiç de hayal ettikleri gibi değildir. Korkutucu görüntüsüyle ve hiç ummadıkları armağan sunumuyla karşılaşan çocuklar yaşadıkları şoku atlatamaz. Çocukların aklında geceye dair bir soru meydana gelir: İyi çocuklar için olan buysa… kötü çocuklara için ne olur? Bölümde olabilecek olan en iyi biçimde hayata geçirilmiş gerçekten yaratıcı bir fikir söz konusu. Noel Baba’nın değişik sesler çıkaran, hırıltılı, yabancı bir yaratık olduğu düşüncesi hem büyüleyici hem de dehşet verici. Hediyeleri sunuş şekli, kara mizahının bir parçası. En kısa bölüm olmasına rağmen, All Through the House, tutarlı bir hikâye anlatmak için nasıl uzun bir süreye ihtiyaç duymadığınızın harika bir örneği. Animasyon tekniği ve stili yönünden sezona renk katan ama aşina olduğumuz bir animasyon tekniği çalışması olduğu söylenebilir. Yaratık Noel Baba’nın cidden özenilerek yaratılmış olduğunu da eklemek gerekiyor. 70/100

Bölüm 7: “Life Hutch”

Yabancı bir gezegene iniş yapan bir pilot Life Hutch olarak anılan bir üsse gider, burada bir bakım robotu açmaya çalışır ve başarısız olur. Robot tamamen arızalanır ve pilota saldırmaya başlar. Bir yandan gezegenin yukarısında çok sayıda gemi, destansı bir uzay savaşına girerken öte yandan yaralanan pilotumuz robotu alt etmeye çalışır. Bu sezon tüm bölümler içinde Life Hutch tartışmasız en belirsiz olanı. Bölüm, Automatic Customer Service bölümünün de  başarılı olduğu aynı kedi ve fare kovalamacasına dayanıyor. Automatic Customer Service’ta robot ile olan mücadelenin gülünç ve hicivsel tonunun aksine, burada daha çok insanın makinelere karşı yaratıcılığına ve ustalığına odaklanıyor. Bölümü oluşturan ana fikir enteresan değil ve bildiğimiz bir hikâye gibi. Lakin pilot robotla savaşını verirken yukarıda gerçekleşen uzay savaşı animasyonun bi hayli etkili bir parçası. Bölümün anlattığı olaya ilişkin bizimle hikâyenin arka planını paylaşması ve sergilemesi gerektiği kanaatindeyim. Sezonun diğer bölümlerinde anlatılan her hikâyenin arka planı yoktu; fakat buna ihtiyacımız da yoktu. Buradaki anlatı tercihinin geçmişe dair daha çok bilgi verme üzerine olması seyircinin bağ kurabilmesi açıdan bi hayli faydalı olabilirdi. Michael B. Jordan’ın olduğu bölüm animasyonun tekniği ve gerçeğe bu kadar yakın olması yönünden çok etkileyici. Bilimkurgu hikâyesi olarak değerlendirdiğimizde ise yarattığı evrende iyi bir gerilim duygusu katarak ilerleyen bir yapısı var. 45/100

Bölüm 8: “The Drowned Giant”

J.G. Ballard‘ın öyküsünden esinlenerek bir fırtına sonrası kıyıya vurmuş dev bir cesedin insanlıkla buluşmasını ele alan bölüm, muhteşem bir biçimde işlenmiş, büyüleyici bir anlatıma sahip. Bir bilim insanı olan Steven’ın nerdeyse belgesel tarzı anlatımıyla dinlediğimiz hikâyede, Steven araştırmacı olarak kıyıya vuran devi görmeye gelen kalabalığın içinde yerini alanlardan yalnızca biri. Toplumların daha bi hayli hızlı, daha büyük ve daha fazlanın peşinde olduğu ve isteklerimizde bireysel hareket etmenin hemen hemen unutulduğu çağımızda dev bir cesedin bile tüketim toplumu içinde reklam konusu yapılabilmesi insanlığın geldiği noktayı gözler önüne çıkarıyor. Bölümde bizi insan yapan her şeyin ve tüm özelliklerimizin yalnızca diğer bireylerin düşüncesinden ibaret olduğu vurgusu yapılıyor. İnsan bedeninin son kalıntıları da yok olduğunda geriye yalnızca düşünce ve anılar kalıyor. Bir yandan da canlılık tartışması açıyor. Canlılık olarak tanımladığımız şey vücudumuzun tüm fonksiyonlarını yerine getirebilmesinden mi ibarettir sorusunu bize sorgulatmayı başarıyor. Kurduğu hikâyeyle bir cesedin yaşayan bir çok şeyden daha canlı olmasını olabilecek kılıyor. İnsan ve onun doğaya karşı tutumu için bir alegori görevi gören devin hikâyesi kesinlikle ağır temposuna rağmen seyirciyi derinden etkilemeyi başarıyor. 75/100

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu