Dizi Haberleri

Halston Değerlendirmesi

Halston Değerlendirmesi, Sinema ve dizi takipçileri için Halston Değerlendirmesi konusunu ele aldık.. Yazımızda Halston Değerlendirmesi ile alakalı tüm ayrıntı kısmı siz değerli okurlarımıza anlatmaya çalıştık.

Halston Değerlendirmesi

Özellikle 1970’li senelerda moda dünyasına damgasını vuran Halston’ın hikâyesinin bir diziye konu bulunacağını öğrenmek ne kadar heyecan verici ise bu projenin Ryan Murphy’nin dokunuşuyla ortaya çıkacağını duymak da, son haftalarda sunduğu yapımlar düşünülünce, o kadar endişe vericiydi. Başrollerinde Ewan McGregor’a bulunduran mini diziyi seyrettiğimizde ne yazık ki ön yargılarımızda haksız çıkarak etkilenmek yerine, bir efsanenin klişe yolları izleyen bir anlatıya sığdırılmasını seyrediyoruz.

Amerika’nın Iowa eyaletinde doğan Roy Halston Frowick, yaşadığı dönemin şartlarına ve tüm zorluklara rağmen kendisine sıfırdan bir isim ve marka yaratıyor. Steven Gaines’in Simply Halston isimli kitabından bir araya getirilen dizide Jacqueline Kennedy’nin şapkalarını tercih etmesiyle bir döneme damgasını vuran Halston, kariyerine şapka tasarımcısı olarak başladıktan sonra dönemin değişmesi ve kadınların artık şapkaları kullanmamaya başlamasıyla bir çıkış yolu aramaya başlıyor. Yönetmenliğini David Minahan’ın üstüne aldığı, konusunu ise Sharr White’ın kaleme aldığı dizide markasını kadınları tepeden tırnağa giydirebilecek biçimde genişletmek isteyen Halston, sanatçı kimliğiyle yakaladığı başarıyı ticari hayata taşıyamayınca bir girdaba sürükleniyor. Moda dünyasında ikon hâline gelmiş Halston’ın hikâyesinin diziye uyarlanması fikir olarak bi hayli heyecan verici; fakat bu efsane bile günün sonunda Ryan Murphy’nin yapımcı olarak olduğu dizinin klişelerin sınırları içinde kurmayı tercih ettiği anlatısında boğulmaktan kaçamıyor. Beş bölümlük dizinin sonunda seyircinin aklında Ewan McGregor’ın performansı dışında pek bir şey kalmıyor.

Halston: Klişe Yükselişler ve Düşüşler

Halston ile bir krizin ortasında yollarımız kesişiyor. Şapkanın kadınlar içindeki modası geçince hâliyle Halston’ın işlerinde de durgunluk başlıyor ve Halston’ın kendisine yeni bir yol çizmesi gerekiyor. Iowa aksanını daima gizlemeye çalışan, hep keskin bir görünüme sahip olan tanınmış modacı Halston’ı Ewan McGregor canlandırıyor. Söz konusu Halston olunca hikâyeye o zamanda kendisiyle yakın bir arkadaşlık sürdüren ve annesi Judy Garland’ın gölgesinden sıyrılmaya çabalayan Liza Minelli de dâhil oluyor. Krysta Rodriguez’in oynadığı Liza Minelli ve bir performansı sırasında tanıştığı Halston içinde bi hayli hızlıca fakat bi hayli derin bir arkadaşlık kuruluyor. Her ne kadar hikâye boyunca bu dostluğun derinliği sorgulanmadan kabul ediliyor olsa da dizi ikili içindeki ilişkiyi yüzeysel bir biçimde işliyor. Bu tavır, Halston’ın yaşamındaki diğer mühim dönüm noktalarını ele alırken de sürdürülüyor. Halston’ın travmalar içerdiğine dair sinyaller verilen çocukluğu gibi geri planda tutulan kısımlardaki yüzeysellik onun yaratıcı anlamda verdiği kararları, modacı kimliğini yansıtırken de sürdürülünce klişelerin yolunu izleyen hikâye kalıcı bir şey sunamıyor.

Halston, kariyerini kurtarmak adına acil bir karar alıyor ve bu yeni yolu izlerken tabi ki ki stres dolu anlar yaşıyor, kimi zaman da sinirlerine hakim olamıyor. Dizi bu anları öyle çok seviyor, Halston’ın dramatik çıkışlarına öyle çok bel bağlıyor ki seyirciye en fazla da kendisine duyduğu öfkesiyle tanıtılan karakterle daha ötede bir bağ kurabilmek için neden vermiyor. Bizler Halston’ı öfke nöbetleri, alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığı, romantik ilişkileriyle sürekli olarak izliyoruz fakat onu genelde akşamdan kalma bir biçimde gittiği veya herkese emirler yağdırdığı ofisinde hiçbir zaman gerçekten çabalarken göremiyoruz. Ortaya şaheserler koyduğu nadir anlarda da Halston bir kumaşı gelişi güzel tercih ederek bi hayli hızlıca çalışıyor, hikâye de zaten bu anları, onun bir sanatçı olarak tutkusunu, endişelarını geniş bir şekildeca anlatmak için pek de heveslenmiyor. Hikâyenin odaklanmayı hedeflediği şey, efsaneleşmiş bir moda tasarımcısının yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla ortaya sermekten, bunu yaparken dönemin koşullarındaki zorlukların derinliklerine inmekten biraz daha farklı. Ryan Murphy’nin izlemeye alışkın olduğumuz güzel bir sinematografiyle sarıp sarmalanmış dünyasında en azından Ratched‘a göre daha iyi bir yere yerleşen dizinin en büyük derdi, bir efsanenin hikâyesini Hollywood’un hâlihazırda işlediğine inanılan fakat aslında artık bi hayli eskiyen dar kalıplarına sığdırmak. Bu bakış açısıyla ele alınırken köşeleri törpülenen hikâye, sonuç olarak sıradan bir Hollywood filminde görebileceğimiz,  bi hayli hızlıca kavuşulan şöhretle başa çıkamama ve ardından yere çakılma serüvenlerinden sıyrılamıyor.

Hikâye, Halston’ın eşcinsel bir tasarımcı olarak bir ikona dönüşmesinin ve yakaladığı başarının o zamandaki yankılarıyla ilgilenmiyor. Halston’ın hastalığı bile üstünkörü bir biçimde geçiliyor. Rebecca Dayan, Rory Culkin, Joe Eula ve Elsa Peretti aracılığıyla canlandırılan yan karakterler hikâyeye girip çıkıyor fakat Halston ile aralarında yaşanan duygusal anlamda en derin anlar bile bi hayli hızlıca geçiliyor, arada bir de yollarının ayrılma sebebi hiç verilmiyor. Bir yıldızın bi hayli hızlıca parlamışken bir anda sönmesini anlatan hikâyelerde kullanılan klişelerin kalıplarına sığdırılan anlatının gidişatında alınacak bir sonraki dönüş daima belirlendiğu için aslında bi hayli enteresan olan yaşam öyküsü diziye dönüştüğünde süresi sarkıyor, seyirciyi hemen hemen hiçbir zaman bir sonraki bölüme geçmek hususunda heyecanlandırmıyor. Dizi aracılığıyla en fazla da kendisine karşı duyduğu öfkeyle özdeşleştirilen Halston, bu öfke dışında kendisiyle alakalı şüphelerini ego perdesinin ardına saklayan, inatçı, dramatik çıkışlara sahip uyuşturucu madde bağımlısı bir bireyden öteye gidemiyor. Hikâyesi ise ünlü isimlerle birlikte eğlendiği çılgın partilerde kullanılan kokainin, Gian Franco Rodriguez’in oynadığı Victor Hugo isimli partneriyle yaşadığı ilişkinin, etrafındaki insanlara kim olduğunu hatırlatarak yaptığı dramatik çıkışların yarattığı bulutun ardında kayboluyor.

Ryan Murphy, anlatmayı tercih ettiği hikâyelerle cinsel yönelimleri sebebiyle Hollywood’un ve toplumun genelde ötekileştirdiği karakterleri başrole yerleştiren büyük bütçeli yapımlar ortaya koyarak, kalıpları bir bakıma yeniden inşa etmeye heveslenip mühim bir şey yapıyor. Lakin dar görüşlülüğüyle çürümeye yüz tutmuş bu kalıpları yeniden inşa ederken onların kalbindeki klişelerden bir türlü vazgeçmediği için yapımlarında sürekli olarak olarak aynı yüzeysellik hissediliyor. Murphy’nin klişelerinin matematiğine uydurularak sınırları daraltılan, yüzeyselleşen bu diziden ise geriye ne Halston’a ne de yaratıcı mirasına dair pek bir şey kalmıyor.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu