Sinema Haberleri

Censor

Censor, Sinema ve dizi takipçileri için Censor konusunu ele aldık.. Yazımızda Censor ile alakalı tüm ayrıntı kısmı siz değerli okurlarımıza anlatmaya çalıştık.

Censor

Öncelikle bir itiraf ile başlayayım. Korku sinemasına dair ilgim ve bilgim, bir korku hayranı olmamamdan ötürü epey kısıtlı oldu hep. Lakin, bir sinemasever olarak, tür sinemasının yükselişi içinde aslan payına sahip olan türün korku olduğunun da farkındayım. Sinemanın başlangıcından – hatta hikâye anlatmanın tüm formlarının başından – bu yana bir tür olarak korkunun var olduğunun da… Lakin bir dönem western’in kapladığı yeri, adeta şu an korku kaplıyor. Western nasıl tükendiyse, korku da öyle yükseldi. Özellikle de son yirmi yılda, “korku filmi” yapmak maksadıyla değil ama korkuyu, anlatmak istenen hikâyeyi iletmenin en uygun yolu olarak gördükleri için kullanan yönetmenler ve filmlerin çıkışına tanıklık ediyoruz. Bunların içinde The Witch, It Follows, The Purge, Get Out, Hereditary, A Quiet Place gibi filmler yer alıyor. Bu son kuşağın başlangıcını The Sixth Sense, The Others veya korku türüne daha uygun düşebilecek The Descent gibi filmlere kadar götürebiliriz. Özellikle de son senelerda A24 gibi bağımsız film şirketlerinin çıkması, korku türünün eğilip bükülmesiyle yaşanan çeşitli filmlerin de vizyona girmesini sağladı. Spring, Zombieland, The Cabin in the Woods akla gelen örneklerden yalnızca birkaçı… Böyle bir ortamda, bir korku hayranı olmasa dahi bir sinema seyircisinin bu filmlere denk gelmemiş, onlardan kaçınmış olma imkânı hemen hemen sıfır. Bu “akımın” son emsallarinden bir diğeride Britanya’dan gelen göz alıcı bir yapım. Prano Bailey-Bond’un ilk filmi olan Censor, Thatcher dönemi Britanyasında geçiyor. “Video nasty” adı verilen ve seri üretim camp vahşet filmleri furyasının ortasında bir devlet sansür ofisindeyiz. Muhafazakârlığın, “İngiliz değerlerinin”, Falkland Savaşı ile şişirilmiş milliyetçiliğin ve git gide artan neoliberalizmin kurulduğu bu devirde, insanlar giderek daha da çok vahşet, kan ve çiğlik içeren bu korku filmlerini giderek git gide artan bir biçimde talep etmeye başlamıştır. Lakin “demokrasinin beşiği” İngiltere’de bu filmler doğrudan yasaklanmaz, olabilecek olduğunca kesilerek video dükkanlarına gönderilmeye çalışılır. İşte böyle bir ortamda çalışan Enid de filmlere profesyonelce ve soğukkanlılığı ile yaklaşmasıyla ünlü genç ve yalnız bir kadındır. Geçmişte yaşadığı travmatik bir olayı hâlâ atlatamamıştır. Bir gün, sansürlemedikleri bir filmdekine benzer bir cinayet işlenince, Enid ve ofis topa tutulur. Muhafazakârlar bu filmlerin insanları vahşete yönlendirdiğini savunmaktadır – bireylerin bu filmlere giderek daha çok aç hâle gelmesinin nedenlerini düşünmeden. Bu cinayet ile sarsılan Enid, izlediği bir filmde geçmişindeki travmanın konu edildiğine ikna olunca işler karışır. Enid, filmler ve gerçeklik içindeki bağı ağır ağır kaybetmeye ekranlara gelecektır. Censor: Bir “Thatcherizm” Eleştirisi Baştan söylemek gerekirse, Censor bilinmedik bir şey sunan bir film değil. Çoğu korku filminin -özellikle de 68 sonrası filmlerin- yaptığı gibi muhafazakârlık ve sistem eleştirisini bununla birlikte getirmesi ile köklerini The Texas Chainsaw Massacre’da arayabileceğimiz bir film var karşımızda. Lakin, bu filmin -bence talihsiz- akrabalığı çok daha yeni bir filmle: Yine Britanya’dan çıkmış ve yine benzeri bir biçimde korku filmlerini konu alan, çağdaş sinemanın en nevi kişiyina münhasır yönetmenlerinden Peter Strickland’ın 2012 yapımı filmi Berberian Sound Studio. İki filmin ortak yönleri çok; İtalyan Giallo filmlerine olan saygı duruşları bunun başında geliyor. Berberian Sound Studio zaten Giallo filmlerinde çalışmak için İtalya’ya giden bir ses mühendisini anlatıyor. Lakin, Berberian Sound Studio ses odaklı olduğu için sahnedeki filmleri bize göstermemeyi tercih ediyor. Censor ise bizi sete dahi sokuyor. Kurdukları atmosferler ve gerçeklik ile sinema…
Censor
Censor
2021-06-28
Ekin Can Göksoy

Yazar Puanı

Puan – 65%

65

65%

Censor, tecrübeli oyunculukları, klostrofobik atmosferi, korku sinemasına (özellikle de unutulmuş video emekçilerine) bir saygı duruşu niteliği ile 1968 sonrası modern korku sineması ile yeni akım içinde bir orta nokta bulmaya çalışan, fena olmayan bir ilk film olarak çıkıyor karşımıza.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!

65

Öncelikle bir itiraf ile başlayayım. Korku sinemasına dair ilgim ve bilgim, bir korku hayranı olmamamdan ötürü epey kısıtlı oldu hep. Lakin, bir sinemasever olarak, tür sinemasının yükselişi içinde aslan payına sahip olan türün korku olduğunun da farkındayım. Sinemanın başlangıcından – hatta hikâye anlatmanın tüm formlarının başından – bu yana bir tür olarak korkunun var olduğunun da… Lakin bir dönem western‘in kapladığı yeri, adeta şu an korku kaplıyor. Western nasıl tükendiyse, korku da öyle yükseldi. Özellikle de son yirmi yılda, “korku filmi” yapmak maksadıyla değil ama korkuyu, anlatmak istenen hikâyeyi iletmenin en uygun yolu olarak gördükleri için kullanan yönetmenler ve filmlerin çıkışına tanıklık ediyoruz. Bunların içinde The Witch, It Follows, The Purge, Get Out, Hereditary, A Quiet Place gibi filmler yer alıyor. Bu son kuşağın başlangıcını The Sixth Sense, The Others veya korku türüne daha uygun düşebilecek The Descent gibi filmlere kadar götürebiliriz. Özellikle de son senelerda A24 gibi bağımsız film şirketlerinin çıkması, korku türünün eğilip bükülmesiyle yaşanan çeşitli filmlerin de vizyona girmesini sağladı. Spring, Zombieland, The Cabin in the Woods akla gelen örneklerden yalnızca birkaçı… Böyle bir ortamda, bir korku hayranı olmasa dahi bir sinema seyircisinin bu filmlere denk gelmemiş, onlardan kaçınmış olma imkânı hemen hemen sıfır.

Bu “akımın” son emsallarinden bir diğeride Britanya’dan gelen göz alıcı bir yapım. Prano Bailey-Bond’un ilk filmi olan Censor, Thatcher dönemi Britanyasında geçiyor. “Video nasty” adı verilen ve seri üretim camp vahşet filmleri furyasının ortasında bir devlet sansür ofisindeyiz. Muhafazakârlığın, “İngiliz değerlerinin”, Falkland Savaşı ile şişirilmiş milliyetçiliğin ve git gide artan neoliberalizmin kurulduğu bu devirde, insanlar giderek daha da çok vahşet, kan ve çiğlik içeren bu korku filmlerini giderek git gide artan bir biçimde talep etmeye başlamıştır. Lakin “demokrasinin beşiği” İngiltere’de bu filmler doğrudan yasaklanmaz, olabilecek olduğunca kesilerek video dükkanlarına gönderilmeye çalışılır. İşte böyle bir ortamda çalışan Enid de filmlere profesyonelce ve soğukkanlılığı ile yaklaşmasıyla ünlü genç ve yalnız bir kadındır. Geçmişte yaşadığı travmatik bir olayı hâlâ atlatamamıştır. Bir gün, sansürlemedikleri bir filmdekine benzer bir cinayet işlenince, Enid ve ofis topa tutulur. Muhafazakârlar bu filmlerin insanları vahşete yönlendirdiğini savunmaktadır – bireylerin bu filmlere giderek daha çok aç hâle gelmesinin nedenlerini düşünmeden. Bu cinayet ile sarsılan Enid, izlediği bir filmde geçmişindeki travmanın konu edildiğine ikna olunca işler karışır. Enid, filmler ve gerçeklik içindeki bağı ağır ağır kaybetmeye ekranlara gelecektır.

Censor: Bir “Thatcherizm” Eleştirisi

Baştan söylemek gerekirse, Censor bilinmedik bir şey sunan bir film değil. Çoğu korku filminin -özellikle de 68 sonrası filmlerin- yaptığı gibi muhafazakârlık ve sistem eleştirisini bununla birlikte getirmesi ile köklerini The Texas Chainsaw Massacre’da arayabileceğimiz bir film var karşımızda. Lakin, bu filmin -bence talihsiz- akrabalığı çok daha yeni bir filmle: Yine Britanya’dan çıkmış ve yine benzeri bir biçimde korku filmlerini konu alan, çağdaş sinemanın en nevi kişiyina münhasır yönetmenlerinden Peter Strickland’ın 2012 yapımı filmi Berberian Sound Studio. İki filmin ortak yönleri çok; İtalyan Giallo filmlerine olan saygı duruşları bunun başında geliyor. Berberian Sound Studio zaten Giallo filmlerinde çalışmak için İtalya’ya giden bir ses mühendisini anlatıyor. Lakin, Berberian Sound Studio ses odaklı olduğu için sahnedeki filmleri bize göstermemeyi tercih ediyor. Censor ise bizi sete dahi sokuyor. Kurdukları atmosferler ve gerçeklik ile sinema içindeki ilişki ve -varsa- sınırı araştırmak yönünden da bir akrabalıkları olduğu aşikâr. Lakin iki film sonlara doğru bambaşka yollara ilerliyorlar. Censor, bizim önceden seyrettiğimiz filmlerle benzeri bir yolu tercih ederek korku unsurlarına ve “siyasi mesajına” odaklanıyor. Finalinde de bunu azıcık gözümüze sokuyor. Berberian Sound Studio ise bittikten sonra ben bu filmden neden korktum tadı ile sinemadan ayrılacağınız bir film inşa etmeye koyuluyor. Bu nedenle de aslında Berberian Sound Studio daha iyi bir film.

Censor’daki politik duruş, kendisini bir “anti-sansür” filmi olarak kurmamasıyla aslında bir nebze başarıya ulaşıyor. Her ne kadar arkasında bir niyet olsa da, filmi yekten politik bir film olarak okumak da olabilecek değil. Atmosferi ve referanslarıyla, yukarıda saydığımız filmlerin çoğundan daha çok “korku” filmi sayılabilecek bir film bu. Ya da şöyle diyelim, bir korku hayranının elinden çıktığı belli olan bir film. Bu nedenle de hem “çağdaş” korku takipçilerini hem de klasikçileri bir noktaya kadar tatmin edebilecek bir yapım. Bunun yanı sıra, Censor’ın hafıza ve sinema ilişkisi (sansürcünün de bir tür kurgucu olduğunu kabul edersek) yönünden Ceylan Özgün Özçelik’in Kaygı filmi ile bir paralellik taşıdığını düşünüyorum. En azından ikisini birlikte düşünmek enteresan olacaktır.

Sonuç olarak, Censor, sinematografisi ve atmosferi ile başarılı bir korku filmi. Bir korku hayranı olmayan beni bir noktaya kadar tatmin etti diyebilirim. Lakin The Witch, It Follows yahut Berberian Sound Studio gibi daha derinlikli filmleri düşündüğümde, bir sinemasever olarak aynı miktarda mutlu olduğumu söyleyemem. Filmin, basit bir “Thatcherizm” eleştirisi olduğunu söylemek olabilecek değil tabi ki ama yönetmenin filmin omurgasına koyduğu şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Özetle, Censor, tecrübeli oyunculukları, klostrofobik atmosferi, korku sinemasına (özellikle de unutulmuş video emekçilerine) saygı duruşu ile 1968 sonrası modern korku sineması ile yeni akım içinde bir orta nokta bulmaya çalışan, fena olmayan bir ilk film olarak çıkıyor karşımıza.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu